Kafatasımız içindeki beynimiz karmaşık bir yapıdır. Konuşabilir, akıl yürütebilir, geleceğe ait planlar yapabilir. Adalet ve yönetim gibi önemli işlerde bulunabilir. İyilik ve kötülüğü düşünebilir. Her konuda bilgi sahibi olabilir.
Bu muazzam yapımız bazen sevinir, bazen üzülür, bazen öfkelenir. Ama bazen zayıf yönleri de vardır. Unutkanlık gibi. Yanlış yapabilir. Birine karşı sevgi besler, sonra kızdığında onunla ters düşebilir. Doğru yapması gereken işlerinde bazen yanlış karar verebilir. Kendini haklı, yanındakileri haksız çıkarabilir. Gelecekle ilgili planlar yapar, yaşlansa bile dünya nimetlerinden vazgeçmek istemez. Açgözlü de olabilir. İmanı zayıf olan kimseler geleceğini bu dünya için hesap eder. Öleceğini bildiği hâlde ahirete yatırım yapmayı düşünmez ya da hep öteler.
Sigara içerek ciğerlerini hasta edeceğini bildiği hâlde bu huyundan vazgeçemez. Akşam kafayı çeker, sarhoşluktan ayılınca içkiden nefret eder, yarın tekrar o masaya oturur. Kur’an-ı Kerim, Nisa Suresi 28. ayette: “İnsan zayıf olarak yaratılmıştır…” buyurur. Mantıklı hareket etmemiz gerektiğini bilmemize rağmen hep mantık dışı işlerle uğraşılır. İnsan, hastalanınca ölüm korkusu sarar, iyileşince hemen unutuverir. Delirmekten korkar, hemen dua etmeye çalışır fakat iman zayıflığından panik atak oluverir. Yersiz korkulara kapılır. Bu gibi duygu ve düşünceler hep dünyaya bağlanmaktan kaynaklanmaktadır.
Evet, Rabbimiz bize harika özellikler verdi. Doğru yolu gösteren peygamberler ve ilahi kitaplar gönderdi. Karar vermede, akıl etmede, düşündüğünü uygulamada, zihinsel fonksiyonlarda insanoğlu diğer canlılardan üstündür.
Ancak bu kadar mükemmel olan insanoğlu neden çılgınca hareket ediyor? Sonsuza dek bu dünyada kalacağını mı zannediyor? Rabbimiz bizlere Yüce Kitabı’nda “Akletmez misiniz, düşünmez misiniz?” diye uyarmaktadır. Bir gün aklımızın zayıflayacağını, vücudumuzun takati kalmayacağını hesaba katmaz. Kendini büyük görme, koltuğa oturunca havalara girme, gurur, kibir, mal mülk düşkünlüğü…
Çölde yaşayan biri Müslüman olmak için Medine’ye gelir, Mescid’de Peygamberimiz’i sorar. Peygamberimiz’i görünce heyecanlanır. Peygamberimiz (s.a.v.): “Sana böyle ne oldu, ben de Allah’ın bir kulu ve kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum.” diyerek tebessüm eder.
Evet, zavallı insan kendini büyük görmekle Rabbinin huzurunda kendini nasıl da küçültüyor.
Bunlara bir çare yok mudur? Elbette var: Kur’an’ı başımızın tacı etmek, emirlerine uymak, yasakladıklarından kaçınmak, Peygamberimiz’in gösterdiği yoldan gitmek, nefsimize hâkim olmak. Bunun için İslam âlimlerimiz, kendine arkadaş olarak imanlı, ahlaklı, olgun, günah işlememeye çalışan, alçak gönüllü Müslümanlarla arkadaş olunuz derler.
Hükümdar, yaverleri etrafında atının üstünde giderken birden önüne bir ihtiyar çıkıp atının yularına yapışır. Yaverleri önüne geçemez. Krala: “Eğil, sana diyeceğim var.” der. Kral: “Söyle be adam, yoksa seni kırbaçlarım.” der. Yaşlı adam: “Ben Azrail’im, canını almaya geldim.” deyince kral yalvarmaya başlar, fakat atından cansız yere düşüverir.
Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünyaya çalışırken ahireti de unutmamak… İsteyen iyilik…

YORUMLAR