İnsanoğlu, yaratılış amacının aksine; kendi varlığı dahil tüm çevresine tek başına yön vermeye çalışıyor. Haşa, Allah’ın (cc) dünya üzerinde kurduğu düzenin, kendi müdahalesiyle “daha iyi olacağı” zannıyla hareket ediyor. Oysa Kur’an-ı Kerim bu durumu ne güzel açıklar: Fecr Suresi 15-16. ayetlerde, insanın kendisine bir imkan tanındığında bunu kendi mahareti sanıp böbürlendiği, ancak rızkı daraltıldığında hemen isyan bayrağını açtığı anlatılır. Şûrâ Suresi 30. ayette ise “Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir,” buyurulur. Hucurât Suresi 13. ayette belirtilen, insanların tanışması için kavimlere ayrılması hikmetinden de ne kadar uzağız…
Dünyadaki mevcut durum tam da bu ayetlerin işaret ettiği gibi değil mi? Nedir bu bitmek bilmeyen bencillik ve dünyaya bağlanma hırsı? Bu çarpık düşünceler ve eylemler yüzünden tarih boyunca nice canlar yandı, binlerce savaş yapıldı. Peki, bunları yapanlara ya da yaptıranlara dünya kaldı mı? Saldıran da saldırıya uğrayan da gerçek bir rahat yüzü gördü mü? Kuşkusuz hayır. Tüm bu kaosun temel sebebi, insanın haddini aşmasıdır.
İÇ HUZUR VE EĞLENCE ÇIKMAZI
İnsanlara neler oluyor? Zengini de fakiri de bir eğlence furyasına kapılmış durumda. Eğlence mekanları gece yarılarına kadar dolup taşıyor. Bu tablo bir tesadüf değildir; insan, kaybettiği iç huzurunu geçici eğlencelerle ikame etmeye çalışıyor. Oysa Yüce Kitabımız, “Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Ahiret yurdu ise takva sahipleri için daha hayırlıdır,” buyurur.
Günümüzde ne yazık ki bazı Müslümanlar, dünya menfaatini hayatlarının merkezine alıp öleceklerini unutur hale geldiler. İslam ahlakını ve yaşayışını kalbimizden uzaklaştırıp, dini yalnızca Ramazan ayında ya da kandil gecelerinde aramak yeterli değildir. Vaktini sadece dünya işleri ve yüzeysel eğlencelerle geçirenlerin zamanla kalpleri katılaşır. Sevgi, merhamet ve “Allah için sevmek” gibi yüce duygular, yerini maddi menfaatlere bırakır. Eğer insanlar bir gün öleceklerini ve boşa harcadıkları hayatın hesabını vereceklerini hakkıyla düşünebilselerdi; kalpleri imanla dolar, camilerde sabah namazlarında boş saf kalmazdı.
YALNIZLAŞAN İNSAN VE KAYBOLAN ZARAFET
Teknoloji gelişti ancak insanlar birbirinden uzaklaştı. Gökyüzüne uzanan binalarda, bir köy halkı kadar insan aynı çatının altında yaşıyor; fakat asansörde karşılaşan komşular birbirini tanımıyor. Yüzlerde soğuk bir ifade; sohbet etmek, hal hatır sormak tarih oldu. İnsanlarda o eski incelik ve zarafet kalmadı.
Eskiden “İstanbul hanımefendisi” veya “İstanbul beyefendisi” sözü bir vakarın simgesiydi. Anadolu’da ise “Anadolu irfanı” denilen köklü bir terbiye vardı. Tavırların, dilin ve üslubun bir zarafeti vardı; komşu kapısını çalarken bile nazikçe yana çekilir, içeridekini mahrem bir durumda bırakıp incitmezdi. Su getiren çocuğuna büyüğü, “Su gibi aziz ol,” diye dua ederdi.
İSLAM AHLAKI VE NEZAKET
Bizim inancımızda, Peygamber Efendimizin (sav) tavsiye ettiği üzere “tebessüm sadakadır.” Yapılan iyiliğe “Allah razı olsun” demek, o emeği takdir etmek esastır. İyilik yapanı “saf” yerine koymak değil, onu yüceltmek bizim asıl ahlakımızdır.
Günümüzde bazı gençler; “İster evlenirim ister evlenmem, istediğimi alırım, canım sıkılırsa ayrılırım. Annem babam bana niçin karışsın, hayat benim,” diyebiliyor. Tüm bunlar “haddini aşmak” değil de nedir? Hz. Mevlana’nın buyurduğu gibi: “Testinin içinde ne varsa, dışına o sızar.” Eğer içimizde hırs, öfke ve tahammülsüzlük varsa; dilimizden tatlı söz dökülmez, yüzümüzden asık ifade eksilmez.
SONUÇ: ZARAFET EN GÜZEL ELBİSEDİR
Yaratılanı severiz, Yaradan’dan ötürü… İnsanları ve tüm mahlukatı içtenlikle sevip onlara merhamet ettiğimizde, dilimizden de yüzümüzden de “bal damlar.” Sert rüzgarlar sadece fırtına koparır ve yıkar; ancak tatlı bir meltem esince insana huzur verir. Sözün en güzeli, yumuşak ve gönül alıcı olanıdır.
Sevgiyle tebessüm etmekle veya sevgiyle bakmakla belki dünya bir anda değişmeyecek; ama sizin dünyanız ve gönlünüz baharda açan çiçekler gibi şenlenecek. Unutmayalım ki zarafet, üzerimizdeki en güzel elbisedir.
Batı’nın tekniğinden ziyade kokuşmuş ahlakını ve yaşam tarzını kopyaladıkça, kendi öz değerlerimizden ve İslam ahlakından kopuşumuz başladı. Bu gidişata “dur” demenin vakti geçerse, milletçe daha büyük sıkıntılar çekmemiz kaçınılmazdır.
Vesselam.
